Nereye gideceğini bilmez ayaklar.
Ayaklar görmez zira,
hiçbir şeyi de duymazlar.
Adam dinler, adam bakar,
aklına eser olmadık saatlerde,
habersiz, çatkapı, ama
yer bulamaz dolmadık otobüslerde.
Ne yapacağını şaşırır adam.
nereye gideceğini..
Sola dönse boşluk,
sağa dönse duvar.
Yoklarla avunur adam,
ölmemişlerin cansız bedenlerine bakar,
hep olmadık saatler,
keşke olsaydın zamanlar.
25 Haziran 2009 Perşembe
23 Haziran 2009 Salı
Geç Kalmışlardı - Nâzım Hikmet
' Sevda, sonsuzluğun karanlığında ışıldayan bir parıltıdır. Sona eren, sonu önceden bilinen sevdaların ne acılığı vardır, ne tadı.'
' Bunun böyle olduğunu bilmeyenler sevda denilen hayaletin peşinde boşuna koşmasınlar!'
Bu sözleri bir dost meclisinde, baş başa kaldıkları iki üç dakikanın içinde sevdiği kadına söyleyen erkek belki haklıydı, belki haksız.
Ancak onların sevdası sonsuzluğun karanlığında bir pırıltı gibi ışıldamaya, sona ermemeye önceden mahkumdu.
Niçin?
Niçin olacak! Çok geç rastlamışlardı birbirlerine. Bunu ikisi de biliyorlardı. Bunu ikisi de bildikleri için, birbirlerini daha derinden, daha içten, daha umutsuz sevmekteydiler.
Yürekleri böyle birbirine bağlananların, yolları her vakit birbirine bağlı olmaz.
O dost toplantısında baş başa geçen beş on dakikadan sonra, yıllarca görmediler birbirlerini. Yıllar saçlara ak düşürür, yıllar gözlerdeki ışığı söndürür, ellerin damarlarını katılaştırır; yılların yapamadığı bir tek iş vardır: Büyük yürek ateşlerini öldürmek. Yıllar bu ateşleri külleyebilir, gözle görülmez, elle tutulmaz yapabilir. Ancak öldüremez bütün bütün.
Onlar da birbirlerine yıllarca sonra saçlarında ak ve ellerinde şişkin mavi damarlarla rastladıkları vakit, yüreklerinde küllenmiş olanın yeniden tutuştuğunu anladılar.
Anlamasına anladılar. Ancak yine geç kalmışlardı. Ak saçla, damarları çıkık ellerle sevişmek gülünç olur biraz.
Yine geç kalmışlardı. Her şeyde gecikmek olur, sevdada olmaz.
Erkek yine onunla baş başa kaldığı bir beş dakika içinde dedi ki:
- Sevda, sonsuzluğun karanlığında ışıldayan bir parıltıdır. Sona eren, sonu önceden bilinen sevdaların ne acılığı vardır, ne tadı...
Erkeğin sözlerini kadın yine dinledi. Bir avunma, inanılması lazım olan bir yalan, bir acı söz gibi dinledi bu sefer.
Onlar tekrar buluşmakta bile geç kalmışlardı. Geç, çok geç...
' Bunun böyle olduğunu bilmeyenler sevda denilen hayaletin peşinde boşuna koşmasınlar!'
Bu sözleri bir dost meclisinde, baş başa kaldıkları iki üç dakikanın içinde sevdiği kadına söyleyen erkek belki haklıydı, belki haksız.
Ancak onların sevdası sonsuzluğun karanlığında bir pırıltı gibi ışıldamaya, sona ermemeye önceden mahkumdu.
Niçin?
Niçin olacak! Çok geç rastlamışlardı birbirlerine. Bunu ikisi de biliyorlardı. Bunu ikisi de bildikleri için, birbirlerini daha derinden, daha içten, daha umutsuz sevmekteydiler.
Yürekleri böyle birbirine bağlananların, yolları her vakit birbirine bağlı olmaz.
O dost toplantısında baş başa geçen beş on dakikadan sonra, yıllarca görmediler birbirlerini. Yıllar saçlara ak düşürür, yıllar gözlerdeki ışığı söndürür, ellerin damarlarını katılaştırır; yılların yapamadığı bir tek iş vardır: Büyük yürek ateşlerini öldürmek. Yıllar bu ateşleri külleyebilir, gözle görülmez, elle tutulmaz yapabilir. Ancak öldüremez bütün bütün.
Onlar da birbirlerine yıllarca sonra saçlarında ak ve ellerinde şişkin mavi damarlarla rastladıkları vakit, yüreklerinde küllenmiş olanın yeniden tutuştuğunu anladılar.
Anlamasına anladılar. Ancak yine geç kalmışlardı. Ak saçla, damarları çıkık ellerle sevişmek gülünç olur biraz.
Yine geç kalmışlardı. Her şeyde gecikmek olur, sevdada olmaz.
Erkek yine onunla baş başa kaldığı bir beş dakika içinde dedi ki:
- Sevda, sonsuzluğun karanlığında ışıldayan bir parıltıdır. Sona eren, sonu önceden bilinen sevdaların ne acılığı vardır, ne tadı...
Erkeğin sözlerini kadın yine dinledi. Bir avunma, inanılması lazım olan bir yalan, bir acı söz gibi dinledi bu sefer.
Onlar tekrar buluşmakta bile geç kalmışlardı. Geç, çok geç...
Nazım Hikmet, 27.2.1935
Ölümsüzlük
Korkuyu öldürdün.
Ölümsüzsün şimdi.
Korkmadan seversin artık.
korkutmaksa hâlâ olası.
Neyi, ne kadar seversen
o denli acı.
Ölümsüz acın şimdi.
Binlerce ölüm göreceksin.
Neyi, ne kadar seversen
ölümleri de o denli.
Gözlerin hafızandır.
Ölümsüzsün şimdi.
Bir kere ölebildin mi
gerisi kolay.
Ölümsüzsün şimdi.
Ölümsüzsün şimdi.
Korkmadan seversin artık.
korkutmaksa hâlâ olası.
Neyi, ne kadar seversen
o denli acı.
Ölümsüz acın şimdi.
Binlerce ölüm göreceksin.
Neyi, ne kadar seversen
ölümleri de o denli.
Gözlerin hafızandır.
Ölümsüzsün şimdi.
Bir kere ölebildin mi
gerisi kolay.
Ölümsüzsün şimdi.
05 Haziran 2009 Cuma
Saat yok yakınlarda, tam bilemiyorum o yüzden Dünya şu an Güneşin neresinde. Gökyüzüne bakılırsa sadece bir ton kalmış sabaha. Deminden beri kör bir blues insanını dinliyorum, ne dediğini zerre anlamadan. Bizde köre saygı vardır, dinlemem biraz ondan, biraz da adam zenci diye. Blues yapılacaksa siyahlar yapmalı demişimdir hep. Espri yapılması gerekmiyor işte her zaman. Gerekirse maviler yapsın, derdim ama olay başka orada. Mavi hüzün ve durgunluk verirmiş bünyeye, ya da simgelermiş işte, her neyse, psikolojinin uydurmaları. Bu müziğe de o yüzden blues deniyormuş. Adamın ne dediğini ise hâlâ anlamıyorum. Benim aklımda uykuya yeni dalan gözler var, onlar beni rahatlatacaktır. Rahatımın kaçması da epey zor gibi. Dünya'nın Güneş etrafında dönmesi bile bozamıyor keyfimi mesela. Periyodik hareketler ve özellikle de bu hareketlerin sesleri sinir bozar genelde. Gece musluğun damla damla akması, yan masadakinin neredeyse eşit aralıklarla masaya tık'latması, siren sesleri, çekiç sesleri, vurur vurur vurur kaportaya. Demek ki Dünya da Güneş etrafındaki periyodik hareketi sırasında ses çıkarsa acayip uyuz olacağız. Ki aslında belgesellere ve ansiklopedik bilgilere göre oldukça death metal sesler de çıkarmaktadır Dünya'mız, lakin bize gelmiyor. Duyan varsa da bilemem, hiç o kadar haddimi aşmadım. Zira Türkiye sınırlarını aşmadım, Dünya'yı nasıl deleyim. Ama buralar bile fazla gürültülü dönüyor bana göre. Belki de yıllar sonra, Dünya iyice yaşlandığında gıcırtısından uyuyamayacağız sabahları.
Neyse ne. Ben Dünya'nın Güneş etrafında dönmesinin bile beni germediğini söylüyordum. Herkes gibi Dünya da yeni güne hazırlanıyor şu saatlerde. Rengini açıyor bize bakan kısmının, diğer kısmını da yorgan altına koyuyor belki, belki ,de gölgeye, biraz karanlığa. İnsanlar da böyle, birşeyler için hazırlanıp, heyecanlanıyorlar geceden. İşte, sabaha karşı oturmak bir gerizekalı için bile ders niteliğinde. Dünya'nın bu sabah telaşına aldanıp 'ben de hayatımı düzenlemeliyim' diyebilir. Oturup çalışma programı çıkarabilir, bayram temizliğine başlayıp komşu kafaları ütüleyebilir, hafta sonu için bir şeylere bilet alabilir. Ama gerizekalı olmayanlar ve olmayı kendine yakıştıramayanlar bu sapıklığa asla kapılmazlar. İlk sabahladığım zamanlar garipsiyordum aslında bu dünyevi değişimleri. Ne bileyim her gün aynı teranenin döndüğü. Siyahken lacivert oluyor, lacivertten maviye dönüyor. Her değişimi perdenin arkasından güvercin gözleyen kedi gibi 'noluyor ya' endişeli korkusu ve korkulu endişesiyle izlemiştim, olanları o güne özgü bir şov sanarak. Sonra, yani şimdi, alıştım. O istediği kadar hazırlansın, benim bir hazırlığım yok yarına. Dünden kalanlar dolaptadır her zaman. Hiç olmadı, onları ısıtır yerim. Belki hayalimde uykuya dalan gözlerin içinde bir heyecan vardı yarına besledikleri. Onu da bilemem, o kadarını hayal etmedim çünkü. Eğer etseydim o gözleri de kendim gibi hayal ederdim ve Blues durgunluğunu doğuştan taşıyan bir bünye olarak sevdiğim gözleri de bazı yönlerden kendime benzetmem gayet normaldir.
Sabahı sabah edemeyen insanları genelde sevmem çünkü. Ne kıskanacakmışım. Gerçekdışı bir heyecan, hem hızlı hem de periyodik kalp atışları ve kalbin o sinir bozucu sesi, anlamsız bir 'bir an önce sabah olsun allahım' tripleri. Nedir yani, allah bayılıyor mu sanki siz Dünya insanlarını ve onların nezdinde bütün varolmuşları bekletmeye. Ben izliyorum deminden beri ve şahitlik ederim ki 'bulutları yapmayı daha yeni bitirdi'. Biraz sabırlı, biraz saygılı, biraz blues olun yahu. Gün doğacak yakında.
Burada, anlamadan dinlediğimiz Blues'cu amcanın tek gözünün tamamen kör olduğunu aklımıza getirmeden, güzel bir göz hayal ederek uykuyu sevmeye çalışıyoruz, değil mi!
Biraz daha sabır, biraz daha saygı ve fakat blues demin bitti, başa sarmış yani. Ne güzel de söylüyordu rahmetli. Tüm ölmüşlerin ruhuna değdi mi acaba? İçsçtçeçdçiçğçiçnçkçaçdçaçrçççyçaçpçaçrçtçıçkçççççççççç
Neyse ne. Ben Dünya'nın Güneş etrafında dönmesinin bile beni germediğini söylüyordum. Herkes gibi Dünya da yeni güne hazırlanıyor şu saatlerde. Rengini açıyor bize bakan kısmının, diğer kısmını da yorgan altına koyuyor belki, belki ,de gölgeye, biraz karanlığa. İnsanlar da böyle, birşeyler için hazırlanıp, heyecanlanıyorlar geceden. İşte, sabaha karşı oturmak bir gerizekalı için bile ders niteliğinde. Dünya'nın bu sabah telaşına aldanıp 'ben de hayatımı düzenlemeliyim' diyebilir. Oturup çalışma programı çıkarabilir, bayram temizliğine başlayıp komşu kafaları ütüleyebilir, hafta sonu için bir şeylere bilet alabilir. Ama gerizekalı olmayanlar ve olmayı kendine yakıştıramayanlar bu sapıklığa asla kapılmazlar. İlk sabahladığım zamanlar garipsiyordum aslında bu dünyevi değişimleri. Ne bileyim her gün aynı teranenin döndüğü. Siyahken lacivert oluyor, lacivertten maviye dönüyor. Her değişimi perdenin arkasından güvercin gözleyen kedi gibi 'noluyor ya' endişeli korkusu ve korkulu endişesiyle izlemiştim, olanları o güne özgü bir şov sanarak. Sonra, yani şimdi, alıştım. O istediği kadar hazırlansın, benim bir hazırlığım yok yarına. Dünden kalanlar dolaptadır her zaman. Hiç olmadı, onları ısıtır yerim. Belki hayalimde uykuya dalan gözlerin içinde bir heyecan vardı yarına besledikleri. Onu da bilemem, o kadarını hayal etmedim çünkü. Eğer etseydim o gözleri de kendim gibi hayal ederdim ve Blues durgunluğunu doğuştan taşıyan bir bünye olarak sevdiğim gözleri de bazı yönlerden kendime benzetmem gayet normaldir.
Sabahı sabah edemeyen insanları genelde sevmem çünkü. Ne kıskanacakmışım. Gerçekdışı bir heyecan, hem hızlı hem de periyodik kalp atışları ve kalbin o sinir bozucu sesi, anlamsız bir 'bir an önce sabah olsun allahım' tripleri. Nedir yani, allah bayılıyor mu sanki siz Dünya insanlarını ve onların nezdinde bütün varolmuşları bekletmeye. Ben izliyorum deminden beri ve şahitlik ederim ki 'bulutları yapmayı daha yeni bitirdi'. Biraz sabırlı, biraz saygılı, biraz blues olun yahu. Gün doğacak yakında.
Burada, anlamadan dinlediğimiz Blues'cu amcanın tek gözünün tamamen kör olduğunu aklımıza getirmeden, güzel bir göz hayal ederek uykuyu sevmeye çalışıyoruz, değil mi!
Biraz daha sabır, biraz daha saygı ve fakat blues demin bitti, başa sarmış yani. Ne güzel de söylüyordu rahmetli. Tüm ölmüşlerin ruhuna değdi mi acaba? İçsçtçeçdçiçğçiçnçkçaçdçaçrçççyçaçpçaçrçtçıçkçççççççççç
05 Mayıs 2009 Salı
Olan
Tercih meselesi değil,
bizimkisi mecburen.
Üç maymunsak;
Bir buçuk sen,
bir buçuk ben.
Ne görüyor,
ne duyuyor,
ne de birşeyler biliyorduk
olanın olmasına göz yumarken.
Kavuşmalar, belli belirsiz saatlerden sonra.
Bir nefes bile değil içimize dolan.
Hepsi bir an, olan biten bir küçük an.
Zamanın birinde;
beyaz bir bulutken sen
ve seni gökyüzünde görüp,
sana ne kadar da benzeten ben.
Üç maymunsak,
yarısı sen,
yarısı ben.
Ne gözümüz kapalıydı,
ne de kulağımız tıkalı.
Bilinçlerimizse açık, ardına kadar.
Göremedik yine de,
duyamadık,
tek bir kare kaçırmak istemezdik oysa.
Bilmek hele ki, en çok istediğimizdi.
Yeterince nakit yoktu üzerimizde,
e, onu da alamadık haliyle.
Bizimkisi tercih meselesi değil,
tamamen insani ve tamamen mecburiyetten.
Maymundan gelen Darwin zaten,
biz bilmemezlikten geliyoruz,
bir buçuk sen,
bir buçuk ben.
Olan olmaya devam ederken.
bizimkisi mecburen.
Üç maymunsak;
Bir buçuk sen,
bir buçuk ben.
Ne görüyor,
ne duyuyor,
ne de birşeyler biliyorduk
olanın olmasına göz yumarken.
Kavuşmalar, belli belirsiz saatlerden sonra.
Bir nefes bile değil içimize dolan.
Hepsi bir an, olan biten bir küçük an.
Zamanın birinde;
beyaz bir bulutken sen
ve seni gökyüzünde görüp,
sana ne kadar da benzeten ben.
Üç maymunsak,
yarısı sen,
yarısı ben.
Ne gözümüz kapalıydı,
ne de kulağımız tıkalı.
Bilinçlerimizse açık, ardına kadar.
Göremedik yine de,
duyamadık,
tek bir kare kaçırmak istemezdik oysa.
Bilmek hele ki, en çok istediğimizdi.
Yeterince nakit yoktu üzerimizde,
e, onu da alamadık haliyle.
Bizimkisi tercih meselesi değil,
tamamen insani ve tamamen mecburiyetten.
Maymundan gelen Darwin zaten,
biz bilmemezlikten geliyoruz,
bir buçuk sen,
bir buçuk ben.
Olan olmaya devam ederken.
01 Mayıs 2009 Cuma
25 Nisan 2009 Cumartesi
Karşılaşmalar
içim sıkıldı dün yine.
dışarı çıktım biraz,
caddelerde yürüdüm.
gözlerimi kaçırdım gözlerden,
takip edenler oldu ısrarla.
konuştum hatta bazılarıyla.
ama dinlemedim çok fazla.
yüzler geçiyordu dağınık dikkatimin yanından.
görüşürüz deyip ayrıldık orada.
karşılaşmalar birer boşluktu oysa,
boş bir anımızda gelirdik oltaya.
daha temkinli olursak karşılaşmazdık bir daha.
içim sıkılıyordu zaten.
mesai tamamlansın diye eve yürüdüm biraz da.
bıraktığım yerdeydi evdeki sıkıntılar,
onları giydim üstümdekileri çıkarınca.
mazeretlerim vardı, saçma da olsa,
birilerini aradım telefonla.
açanlar oldu,
aramadıklarımla konuşur gibi konuştum onlarla.
fayda etmedi o da.
sakladıklarımı açtım sonra.
fotoğraflarını, dediklerini, sesini, birleştirdim hepsini.
yüzün gülüyordu, sesin neşeli,
halime yabancıydın o halinle.
sözlerin de alakalı değildi sıkıntımla,
duymak yine de rahatlatıyordu elde fazlası olmayınca.
karşılaşmalar hep boşluklardı,
küçük zaaflarımız.
yapacak bir işim yoktu evde.
tekrar aldım montumu elime.
kapıdan şöyle bir baktım evin boyalı suratına,
kal diyecek hali yok ya,
kitleyip çıktım sokağa.
yine boş boş yürüdüm cebimde hep aynı kapıyı açan anahtarla.
birinden biri de denk gelirdi herhalde senin boş bir anına.
dışarı çıktım biraz,
caddelerde yürüdüm.
gözlerimi kaçırdım gözlerden,
takip edenler oldu ısrarla.
konuştum hatta bazılarıyla.
ama dinlemedim çok fazla.
yüzler geçiyordu dağınık dikkatimin yanından.
görüşürüz deyip ayrıldık orada.
karşılaşmalar birer boşluktu oysa,
boş bir anımızda gelirdik oltaya.
daha temkinli olursak karşılaşmazdık bir daha.
içim sıkılıyordu zaten.
mesai tamamlansın diye eve yürüdüm biraz da.
bıraktığım yerdeydi evdeki sıkıntılar,
onları giydim üstümdekileri çıkarınca.
mazeretlerim vardı, saçma da olsa,
birilerini aradım telefonla.
açanlar oldu,
aramadıklarımla konuşur gibi konuştum onlarla.
fayda etmedi o da.
sakladıklarımı açtım sonra.
fotoğraflarını, dediklerini, sesini, birleştirdim hepsini.
yüzün gülüyordu, sesin neşeli,
halime yabancıydın o halinle.
sözlerin de alakalı değildi sıkıntımla,
duymak yine de rahatlatıyordu elde fazlası olmayınca.
karşılaşmalar hep boşluklardı,
küçük zaaflarımız.
yapacak bir işim yoktu evde.
tekrar aldım montumu elime.
kapıdan şöyle bir baktım evin boyalı suratına,
kal diyecek hali yok ya,
kitleyip çıktım sokağa.
yine boş boş yürüdüm cebimde hep aynı kapıyı açan anahtarla.
birinden biri de denk gelirdi herhalde senin boş bir anına.
11 Nisan 2009 Cumartesi
Çatallı
İnsan işte,
doyurmak ne mümkün.
Biri kalkmış Ay'a gidiyor,
öteki bağnaz,
'otur, halt yeme' diyor.
Mars'ta yaşam arıyor biri,
ama kendisi aranınca açmıyor.
Eloğlu yapıyor, tamam da,
bizim oğlan düşten uyanmıyor.
'Yaz tatilinde Ay'a gideriz hayatım,
sömestrde de Mars'a'.
Kurban'da, Ramazan'da kaçamak yapmak
iktidarca ayıplanmakta.
Benim halim hepsi bir yana,
dünyada eşi yok, bambaşka.
Öyle alıştım ki buralara,
gitsem özlerim anında.
Zaten Ay'a çıplak ayakla basanlar
daha gemiye binmeden kısır olmakta.
Mars'a gel desen, misafirim var,
yük olmak istemeyiz ama,
yeriniz varsa o başka.
Hiç düşünmez geliriz yük olsak da.
Zaten gezegenlere pirince giderken
evdeki bulgurdan olma korkumuz olmasa,
direk söyleriz söyleyeceklerimizi,
serbest vezine gerek mi var
birinci ağızla birinci kulak arasında.
En basitinden,
gelince direk işemek başka,
çatallı işemek başka.
doyurmak ne mümkün.
Biri kalkmış Ay'a gidiyor,
öteki bağnaz,
'otur, halt yeme' diyor.
Mars'ta yaşam arıyor biri,
ama kendisi aranınca açmıyor.
Eloğlu yapıyor, tamam da,
bizim oğlan düşten uyanmıyor.
'Yaz tatilinde Ay'a gideriz hayatım,
sömestrde de Mars'a'.
Kurban'da, Ramazan'da kaçamak yapmak
iktidarca ayıplanmakta.
Benim halim hepsi bir yana,
dünyada eşi yok, bambaşka.
Öyle alıştım ki buralara,
gitsem özlerim anında.
Zaten Ay'a çıplak ayakla basanlar
daha gemiye binmeden kısır olmakta.
Mars'a gel desen, misafirim var,
yük olmak istemeyiz ama,
yeriniz varsa o başka.
Hiç düşünmez geliriz yük olsak da.
Zaten gezegenlere pirince giderken
evdeki bulgurdan olma korkumuz olmasa,
direk söyleriz söyleyeceklerimizi,
serbest vezine gerek mi var
birinci ağızla birinci kulak arasında.
En basitinden,
gelince direk işemek başka,
çatallı işemek başka.
07 Nisan 2009 Salı
Çöl ve Deniz
Çöl ve Deniz bile bir araya geldikten sonra, dedi babam.
'Olmayacak şey yok şu dünyada'.
Elindeki gazeteyi aldım, küçük bir kare, altta.
İtalyan fotoğrafçı çekmiş.
'Denize kıyısı olan ilk çöl'
...
İtalyana 'dahi' dedi babam,
ona göre, gavurun farkı her alanda.
Deha yok, dedim ortada.
'Çöl düşü hepi topu, baksana.
İtalyan fotoğrafçı serap görmüş açıkça.'
...
Güldü dalga geçer gibi, kabul etmedi. Asla da etmez.
Çölün serabı Deniz, Denizin serabı Çöl, dedi.
'İtalyanla ne alaka! O gördüğünü çekecek tabii ki.'
...
Güldüm intikam alır gibi, hiç kabul eder miyim!
İnsan İtalyan diye sevdiğini de mi özleyemeyecek yahu.
Gözünün önüne falan hiç mi getiremez, dedim.
'Olmayacak şey yoktu hani şu dünyada!'
...
Gazeteyi aldı elimden, gözlüğü indirdi tekrar gözüne.
Biraz daha baktı fotoğrafa.
Tanrıya inandı biraz daha.
Zaman aktı, gözümün önünde hemde, oracıkta.
Tanrısına yaklaştı bir adım daha.
...
Gözlüğü kaldırdı tekrar.
Yüzüme baktı.
'İtalyan mı yoksa?'
...
Kim İtalyan mı, dedim.
Güldü.
'Hadi hadi, saklama.
Olmayacak şey yok şu dünyada'
...
Ben de güldüm bu sefer.
İtalya çok uzakta be baba, dedim.
'Oraya gidene kadar..'
Olsun olsun, dedi babam.
'Gidilmedik her yer İtalya.'
'Olmayacak şey yok şu dünyada'.
Elindeki gazeteyi aldım, küçük bir kare, altta.
İtalyan fotoğrafçı çekmiş.
'Denize kıyısı olan ilk çöl'
...
İtalyana 'dahi' dedi babam,
ona göre, gavurun farkı her alanda.
Deha yok, dedim ortada.
'Çöl düşü hepi topu, baksana.
İtalyan fotoğrafçı serap görmüş açıkça.'
...
Güldü dalga geçer gibi, kabul etmedi. Asla da etmez.
Çölün serabı Deniz, Denizin serabı Çöl, dedi.
'İtalyanla ne alaka! O gördüğünü çekecek tabii ki.'
...
Güldüm intikam alır gibi, hiç kabul eder miyim!
İnsan İtalyan diye sevdiğini de mi özleyemeyecek yahu.
Gözünün önüne falan hiç mi getiremez, dedim.
'Olmayacak şey yoktu hani şu dünyada!'
...
Gazeteyi aldı elimden, gözlüğü indirdi tekrar gözüne.
Biraz daha baktı fotoğrafa.
Tanrıya inandı biraz daha.
Zaman aktı, gözümün önünde hemde, oracıkta.
Tanrısına yaklaştı bir adım daha.
...
Gözlüğü kaldırdı tekrar.
Yüzüme baktı.
'İtalyan mı yoksa?'
...
Kim İtalyan mı, dedim.
Güldü.
'Hadi hadi, saklama.
Olmayacak şey yok şu dünyada'
...
Ben de güldüm bu sefer.
İtalya çok uzakta be baba, dedim.
'Oraya gidene kadar..'
Olsun olsun, dedi babam.
'Gidilmedik her yer İtalya.'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)